ORHAN PAMUK İLE SÖYLEŞİ
Sayı 2: Kış 2000
  A r t ı k  h a y a t a 
         doğrudan 
b a k a b i l i y o r u m.

Pınar Aka: “Bir kitap bir fikirle değil, en azından iki fikirle yazılır”  diyorsunuz. Bunu açar mısınız?
Orhan Pamuk:  Bu sözün  arkasında  kuvvetle inandığım şu düşünce var: Tek bir fikirle yazılan kitaplar, bir süre sonra propagandaya, insanları ikna etme sanatına,  yazarın bildiği şeyi okuyucuya anlatmaya  dönüşür. Halbuki benim için  kıymetli kitaplar, yazarın emin olmadığı şeyleri anlattığı ve emin olmadığı için acı çektiği, güvensizlik duyduğu, okuru ikna etmek için değil, kendi kararsızlıklarını, kuşkularını, manevi acılarını açıkça dile getirmeye çalıştığı, kendi ruhundaki ve buna koşut olarak toplumun ruhundaki karanlık noktaları yazıyla keşfetmeye kalkıştığı kitaplardır. İki  fikirle kastettiğim, tabii ki birbiriyle biraz çelişen, birbirini biraz inkâr eden iki fikir.
PA: “Benim Adım Kırmızı’da yazar Orhan Pamuk, kahramanların değil okurun yanında” diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?
OP: Öteki Renkler adlı kitabımda, Yaşar Kemal hakkında yazdığım makalede bu sorun vardı. Roman sanatının -belki bütün sanatların, ama özel olarak roman sanatının- hikâye anlattığı zaman belirgin bir sorunu şudur: Birilerinden, insanlardan bahsediyoruz. Bu insanların manevi dünyası, düşünceleri, entelektüel sorunları ile yazarın manevi dünyası arasındaki uzaklık ne kadar? Benim kitaplarımda, her zaman bana yakın bir temel kahraman olmuştur. Kendimi, kitabı yazarken, biraz onunla özdeşleştiririm. Ama bu okurun dünyasına çok uzakta bir çevreyi anlatıyorsa (Yaşar Kemal'in romanlarında ya da tarihî romanlarda olduğu gibi), burada, merkezdeki kahraman ya da anlatıcının manevi dünyası, yazarın veya okurun dünyasına mı yakın olacak, yoksa anlattığı insanlarınkine mi? Anlattığı insanların dünyasına çok yakınsa roman anlaşılmaz olur. Zira, onların değerleriyle  yazılmıştır. Okura çok yakın olursa, bu sefer de roman anakronik olur ve bu çok önemli bir problemdir. Kitabım tarihî  roman olmasına rağmen okura yakınım derken bunu kastediyorum. Çünkü oradaki kahramanlar biraz naif, ama  gene  de  kitabı  okurken naif bir  kitabı okumuyoruz. Çünkü o kahramanları olmaları gerektiğinden daha  karmaşık, daha sofıstike bir şekilde inceliyorum.
PA: Son kitabınızda diğerlerinde pek olmayan bir unsur göze çarpıyor: Mizah. Mizaha yönelmenizi nasıl açıklıyorsunuz?
OP: Mizaha  biraz  da  mizah  yapayım  diye yönelmiyorum tabii ki. Son kitabımın dünyası, Ortaçağın acımasız dünyasıdır. Burada kıtlık vardır. Yiyecekten, yatacak yere kadar her şey sınırlıdır. Ortaçağ dünyasının tümü sınırlıdır. Bütün masallar ve Ortaçağ edebiyatı da bu kıtlık, fakirlik üzerine inşa edilir.  Aynı zamanda bugünkü dünya ve insan anlayışımıza göre çok gaddar bir dünyadır. İnsanlar birbirlerinin  gözünü  çıkarır.  Kitapta  olduğu  gibi insanlar, bir başkasına işkence yapılmasını ister. Bu gaddar ve acımasız dünyayı gotik ve şiddete dayalı bir roman halinde anlatmamak için, mizahın mutluluk verici yanlarından yararlandım.
PA: Kitaplarınızda kendi hayatınızdan alınmış bazı ayrıntılar kullanıyorsunuz. Ancak bunları okura, sizin deyiminizle, bazı "yalanlarla" birlikte sunuyorsunuz. Yani, hem kendi hayatınızla ilgili bir şeyler anlatmak istiyor,  hem  de  bunları  "yalanlarla"  bir  anlamda hiçlemek istiyorsunuz. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? 
OP: Bütün yazarlar böyle yaparlar. Kendi hayatının birebir fotokopisini çıkararak hikâye, roman diye yazan, yazar değildir. Hayal gücü güzelleştirir, değiştirir. Unutmayalım, başımızdan geçen bir olayı anlatırken bile, bizi utandıran ama hikâyeyi daha mükemmel hale getiren küçük yalanlar katarız. Romancı, bu yalanları çok daha büyük ölçekte söyler. 
PA: Kitaplarınızda "kendinize yakın hissettiğiniz bazı karakterler olduğunu" söylüyorsunuz ve "onlar bana benim de bu dünyada yaşadığım hissini veriyor" diyorsunuz. Bıuıu biraz açar  mısınız?
OP: Demin de söylediğim gibi, her kitapta bana benzeyen bir karakter vardır. Kara Kitap'ta Galip, Benim Adım Kırmızı’da Kara, Yeni Hayat’ta Osman ya da kahraman.
PA: Fernanda Eberstadt'ın yazdığı ve The Neıv York Times Magazine'de yayınlanan sizinle ilgili yazıda, Türkiye'nin kendi tarihinden kopuk olmasının getirdiği yabancılaşma ve unutulmuşluk hissinin yazarlığınızı besleyen önemli damarlardan biri olduğu belirtiliyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
OP: Benden önceki kuşağın ilgilenmediği konularla, tasavvufla, Binbir Gece Masalları ve tarihle ilgilendim. Onların yaptığından farklı bir şekilde ilgilendim. Yazıda bu kastediliyor.
PA: Doğu-Batı çatışmasına, modernizm ve öncesi olarak bakabileceğimizi söylüyorsunuz. Bundan biraz bahseder misiniz?
OP:  Doğu-Batı çatışmasını bir çeşit milliyetçilik olarak da algılayabilirsiniz. Yani Batılılar iyidir de diyebiliriz, kötü de diyebiliriz. Ve biz onlardan tamamen farklıyız. Her şeyimiz farklı. Bir de Doğulular var. Biz de bunların bir parçasıyız. Batılı olmak istiyoruz ama ayrı dünyalardanız. Bunda bir gerçek payı var, ama Benim Adım Kırmızı'yı yazarken, nakkaşların dünyasına iyice girince gördüm ki, aslında Batının Ortaçağı ile Osmanlı'nın klasik dönemi birbirine çok benziyor. Osmanlı'nınki belki biraz daha gelişmiş bir Ortaçağ idi. Şunu demek istiyorum, aynı çeşit minyatür yapıyorlardı, aynı çeşit resim yapıyorlardı. Biz,  burada,  Doğulu  resim  yapıyoruz  diyemeyiz. Minyatürler, dini  konularda yazılmış  kitaplar için yapılmış, perspektifsiz, bugün primitif ya da naif diyeceğimiz bazı usullerle  yapılmış  resimlerdi. İslam'ın Ortaçağında ya da Hristiyanlığın Ortaçağında yapılmış resimler, birbirlerine çok benziyorlardı. Yani, Hristiyan Ortaçağı ile Müslüman Ortaçağı birbirlerine, Hristiyan Ortaçağı ile Hristiyan modern çağından daha yakındılar.
PA: Kitaplarınızda "Doğu ve Batı'nın arka plana geçmekte olduğunu" söylüyorsunuz. Bunu neye bağlıyorsunuz? 
OP: Herhalde entelektüel heyecanlarımın birazcık soluklaşmasından ve hayat hakkında bilgece gözlemler yapmaktan,  hayat  hakkında  öğrendiklerimle oynamaktan daha çok hoşlanmamdan kaynaklanıyor. Teori beni bütün hayatım boyunca ilgilendirdi, ama şimdi hayat tecrübem teorinin önüne geçti. Teori vasıtasıyla öğrendiklerim, bütün yazdıklarım,  bana hayata artık doğrudan bakabilecek güveni kazandırdı. Artık teorinin yardımı, ideolojik veya siyasi ya da kültürel ve  kuramsal  heyecanlanmaların  alevi olmadan da, hayatı doğrudan anlatacak kadar yazarlık tecrübem ve heyecanım var. Şimdi yeni bir kitaba başlarken bir fikir aramıyorum ama kaldığımı düşündüğüm yerden girip hemen anlatabiliyorum. 

Pınar Aka
Türk Edebiyatı Bölümü 
Yüksek Lisans Öğrencisi